Evet, zaten çeviri bir metni üçüncü bir dile aktarmak, belirttiğiniz gibi oldukça hassas ve istisnai bir durum. Kendi içinde ciddi zorluklar barındırsa da bu süreçte İngilizce mütercimden daha avantajlı olduğumu düşünüyorum.
Zorlayıcı kavram ve sözcüklerle karşılaştığımda hem orijinal metne hem de İngilizce çeviriye bakarak bir tercih yapabilmek, doğrudan Arapçadan çevirmekten bile daha verimli sonuçlar doğurabiliyor. Üstelik bu yöntem bana daha geniş bir yaratıcılık alanı sundu. Özellikle yazarın İngilizcede karşılık bulmakta zorlandığı bazı noktalarda, Türkçe ve Arapça arasındaki dilsel ve kültürel yakınlık sayesinde hiç zorlanmadan ilerleyebildiğim anlar oldu.
Şayet Klasik Arapça bilgisine sahip olmasaydım veya orijinal metni referans almasaydım, çeviri kalitesinin kuşkusuz daha düşük olacağını söyleyebilirim. İngilizce çevirmenin Arapça metni metne dâhil etmiş olması da bu anlamda işimi oldukça kolaylaştırdı. Umuyorum ki bu iki metinli yaratıcı çalışma, okur için de nitelikli bir okuma deneyimine dönüşür. Her şeye rağmen benim için oldukça özgün ve ufuk açıcı bir çeviri deneyimiydi. Çok şey öğrendim her iki dilde de.
Bu süreçte çok hassas bir denge kurmak gerekiyordu. Nihayetinde, telif hakları sözleşmesi gereği asıl referans noktamız İngilizce metindi. Ancak bir çevirmenin inisiyatif alması ve metni anlaşılır kılmayı en asli görevi edinmesi gerektiğine inanıyorum. Tabii bu inisiyatifi kullanırken metne sadakat ilkesini de asla göz ardı etmemek gerekiyor.
Bu dengeyi korumak adına; karmaşık kavram ve sözcükleri aktarırken yer yer parantez içinde Arapça orijinallerine, bazı durumlarda ise İngilizce karşılıklarına yer verdim. Stratejik olarak İngilizce metni merkeze alsam da Arapça orijinal metinden de büyük oranda beslendim ve bu derinliği okura yansıtmaya gayret ettim. Sonuç olarak, İngilizce metnin iskeletine sadık kalarak Arapçanın sunduğu anlam zenginliğini okuma deneyimine dahil eden bütüncül bir yaklaşım benimsedim.
Açıkçası Bağdadî’nin ismine ve ilmî kimliğine aşina olsam da bu metinden daha önce haberdar değildim. İngilizce çevirmen ve editör Tim Mackintosh-Smith’i de tanıyordum ancak metnin kendisiyle ilk temasım, çeviri teklifiyle birlikte oldu. Bu durum, metni keşfetme süreciyle çeviri sürecini iç içe geçiren, benim için oldukça merak uyandırıcı bir başlangıç teşkil etti.
Bu soruya oldukça kapsamlı bir cevap verebilirim. Elimizdeki metin, standart bir seyahatnameden veya klasik dönem coğrafya metinlerinden bütünüyle ayrılıyor. Bunun temel sebebi, Bağdadî’nin çok yönlü alim kimliği ve derin ilmî birikimidir. Farklı disiplinlere duyduğu ilgiyi ve vukufiyetini metnine yansıtmaktan çekinmemiş; bu da eseri çok katmanlı bir yapıya büründürmüş.
Tam da bu zenginlik nedeniyle, metnin hangi dizgi ve kurgu içinde sunulmasının daha makul olacağı konusunda kıymetli editörümüz Begüm Hocamla istişarelerde bulunmamız ve benim uzun ve derinlemesine düşünmem gerekti. Eserin içinde tarih, felsefe, ahlak ve siyaset biliminin yanı sıra, en önemlisi, müthiş bir sosyolojik derinlik barındığını gördük. O dönemde bu denli keskin ve realist bir gözlem gücüyle toplumu analiz etmiş olması beni tek kelimeyle büyüledi. İnanıyorum ki okur da bu olağanüstü perspektifi fark edecek ve bana hak verecektir.
Bu hususa değinmeniz gerçekten yerinde oldu. Açıkçası anakronizmle itham edilmekten çekinmesem, Bağdadî’yi doğrudan “ampirist” ve “realist” bir alim olarak tanımlardım. Yine de en azından modern bilimsel aklın “proto-ampirist” bir temsilcisi olduğunu söylemek kesinlikle mübalağa olmayacaktır.
Zira o, Galen veya Aristoteles öyle söyledi diye bir bilgiyi peşinen kabul etmek yerine bizzat gözlemliyor, ölçüp biçiyor ve deneye tâbi tutuyor. Ancak beni asıl etkileyen, onun sosyolojik gözlemlerindeki mutlak realist tutumu oldu. Hakikati “ahlakçılık” adına eğip bükmüyor veya birtakım unsurların üzerini örtmüyor. Olaylara karşı oldukça soğukkanlı ve tabiri caizse “profesyonel” bir mesafe ile yaklaşıyor.
Esasen yukarıdaki soruya cevap verirken aklıma bir örnek olarak bu kısımları anlattığı yamyamlık vardı. Belki bugün olsa üstü örtülürdü, “şüyuu vukuundan beterdir” diyerek... Ama kitaptaki durum bu değil. Yazar sanki oraya bunu rapor etmek için gönderilmiş bir muhabir gibi geldi o kısımlar bana. Rivayetleri aktarıyor, kendisi gözlemliyor, “bazı rivayetleri aktarıyorum ama emin de olamadım” diyor mesela... Müthiş bir titizlik. Hekimliği tabii kritik. Yanlış inanç ve uygulamaları teşhis etmesini sağlıyor bu. Yani yazarın tavrı net: Böyle bir hadise yaşansa ve oraya bir gazeteci gönderilse nasıl anlatacaksa öyle anlatıyor. Müthiş bir titizlik. Tabii Müslüman olması bu raporlamaya yansıyor. Nitekim ben de bugün bir medya uzmanı olarak “tarafsız muhabirliğin/raporlamanın” mümkün olmadığını teyit edebilirim. Literatür bunun imkânsızlığının örnekleriyle dolu. Abdüllatif’in de Müslüman olarak ahlaki kaygıları tabii esere yansıyor. Ama bu raporlarının kalitesini düşürmüyor.
Dediğiniz gibi kişilerin ilgisine göre herkesi etkileyecek çok zengin bir olaylar ve gözlemler silsilesinden bahsediyoruz. Seçmesi de zor. Ama... Sanki zenginlerin insan eti yemeye kıtlıktan sonra da devam etmesi. Maalesef biraz mide bulandırıcı ama... Günümüzdeki bazı korkunçlukları düşünürsek, özellikle son dönemde ABD’de ortaya çıkan bazı belgeleri... Haddi maddi olarak aşmasına izin verilmiş, aşırı zengin olmasına izin verilmiş insanlar hep haddi aşmış sanki. Bu kısım bilhassa ibretlikti benim için.
Bağdadî'nin bu gözlemi, aslında “insan eti yeme” eyleminin bir noktadan sonra biyolojik bir zorunluluktan çıkıp, bir tür sapkınlık ve iktidar gösterisine dönüştüğünü rapor etmesi bakımından çok kıymetli. “Haddi aşmak” (tuğyan) kavramının hem ekonomik hem de ahlaki boyutunu 13. yüzyıldan bugüne aktarması keza. Haddi maddeten aştırmamalıyız ki onlar da etimizi yemesin. Gerçek veya metaforik olarak anlaşılabilir bu.
En kritik soruyu sona saklamışsınız: Bu kitap bugün neden okunmalı ve Türkçeye henüz çevrilmemiş bunca eser varken biz neden bunu tercih ettik? Bence eserin içeriği kadar Bağdadî’nin metodolojisi de bu çalışmayı bugün için çok değerli kılıyor. İki hususa değinmek gerekir diye düşünüyorum.
Birincisi; bu kitap, Müslümanların bir “ilim” geleneği olmadığına ve meseleleri hep rivayetlerle geçiştirdiklerine dair maalesef ülkemizde de yaygın olan oryantalist zırvalıkları tek başına yerle bir edecek güçtedir. Bağdadî ısrarla ve farklı disiplinler bağlamında “veri” diyor; ölçmekten, biçmekten, rivayetle yetinmemekten, aklı kullanmaktan ve metodolojik tutarlılıktan bahsediyor.
İkincisi ise zaman ve mekân değişse de insanın bazı temel özelliklerinin baki kalmasıdır; yani form değişse de muhteva aynı kalıyor. Bunu gözlemlemek ve kitabın [orijinal] isminde de zikredildiği üzere “ibret almak” çok önemli. Bağdadî hep ilim peşinde koşmuş; ilim için, ibret için, metodoloji için... Aşağılık kompleksinden bütünüyle kurtulmak adına bu ve benzeri metinleri okumalı ve bunlara düşünce dünyamızda yer vermeliyiz.
Bir de kişisel olarak, önceki soruda da kısmen işaret ettiğim üzere, güç ve servetin sınırlı olması gerektiği gerçeğini net bir biçimde fark ettiğimi söyleyebilirim. Hangi zaman ve zeminde olursa olsun, haddinden fazla zenginlik ve güç hem insanı hem de toplumu ifsat ediyor. Bunu; küresel ölçekteki adaletsiz servet dağılımının zirveye çıktığı; nüfusun %2’sinin toplumun (kabaca) %60’ını sömürdüğü, aradaki %38’e ise “sus payı” olarak kısmi bir refah verip uyuşturduğu günümüzde çok daha iyi anlıyoruz bence. Anlamalıyız yani. Adalet olmayınca ahlak olmuyor kısaca, kitaptaki temel mesajlardan biri budur. Dininiz ne olursa olsun. Adalet yoksa ahlak kalmıyor, Bağdadî'nin dediği gibi “insanlıktan zerre nasibini alamamış” kişilere kalıyor meydan.
Röportaj: Zeynep Begüm Güney
Internet Explorer tarayıcısının 9.0 ve daha eski sürümlerini desteklememekteyiz. Web sitemizi doğru görüntüleyebilmek için tarayıcınızı güncelleyebilirsiniz, güncelleyemiyorsanız başka bir tarayıcıyı ücretsiz yükleyebilirsiniz.