1. Natüralizm: Eleştirel Bir Analiz oldukça kapsamlı ve çok yazarlı bir eser. Kitabı Türkçeye kazandırma fikri nasıl doğdu, çeviri ekibi nasıl bir araya geldi?
Bu kitabı Türkçeye kazandırma fikri, Zikri Yavuz hocamızın öncülüğünde olgunlaştı. Kendisi bu esere uzun zamandır özel bir önem veriyordu, çünkü kitap natüralizm eleştirisini popüler polemiklerin diline hapsetmeden, analitik felsefenin kendi araçlarıyla ve kendi sahasında yürüten ender derlemelerden biri. Türkçede natüralizm çoğunlukla ya popüler bilim kitaplarının satır aralarında ya da din ve bilim tartışmalarının hararetli üslubu içinde karşımıza çıkıyordu. Meselenin teknik felsefi boyutunu bu genişlikte ele alan bir metin ise elimizde yoktu. Zikri hocamız bu boşluğu görerek işe koyuldu ve bölümleri üstlenebilecek isimleri bir araya getirmek için epey emek harcadı.
Ekibi kurarken gözettiğimiz temel ilke alan uzmanlığıydı. Böylesine teknik bir metinde dili iyi bilmek tek başına yetmiyor. Çevirmenin o tartışmanın literatürüne aşina olması, kavramların yerleşik karşılıklarını tanıması ve argümanın nereye bağlanacağını önceden görebilmesi gerekiyor. Bu yüzden zihin felsefesi bölümünü zihin felsefesi çalışan bir isme, kozmoloji bölümünü bu alanda yazıp çizen bir isme emanet ettik. Sonuçta her biri kendi alanında üreten on kişilik bir ekip ortaya çıktı. Bu titizlik süreci biraz uzattı belki, fakat metnin güvenilirliği açısından doğru tercih olduğuna inanıyorum.
2. Türkçe baskıda alanlarında uzman on çevirmen yer alıyor. Böylesine teknik ve çok katmanlı bir metinde terminoloji ve üslup bütünlüğünü nasıl sağladınız?
İşe ortak bir kavram haritası çıkararak başladık. Kitabın omurgasını oluşturan terimler belli. Natüralizm, fizikselcilik, indirgeme, bilinç, yönelimsellik, nedensel kapalılık ve özgür irade gibi kavramlar neredeyse her bölümde geri dönüyor. Bu çekirdek terimlerde herkesin aynı karşılığı kullanmasına özen gösterdik. Tereddüt yaşadığımız durumlarda Türkçe literatürdeki yerleşik kullanımı esas aldık. Yerleşik bir karşılık bulunmayan kavramlar içinse önerilerimizi gerekçeleriyle birlikte ekipçe tartıştık.
Bununla birlikte tek tip bir dili kimseye dayatmadık. Bu zaten mümkün de değildi. Epistemolojiye dair bir bölümün dili ile kozmolojiye dair bir bölümün dili doğal olarak birbirinden ayrılır. Üstelik kitabın yazarları da üslup bakımından hayli farklı. Kimi yazar kuru ve formel bir dille ilerliyor, kimi daha canlı bir ton tutturuyor. Çevirinin bu farkları silmesini değil, Türkçede de hissettirmesini istedik.
Son aşamada bütün metinler editöryal okumadan geçti. Terim tutarlılığını, çapraz göndermeleri ve okunabilirliği bu aşamada elden geçirdik. Şunu da dürüstçe eklemek isterim. On çevirmenli bir kitapta kusursuz bir yeknesaklık beklemek gerçekçi olmaz. Bizim hedefimiz pürüzsüzlük değil, doğruluk ve okunabilirlikti.
3. William Lane Craig ve J. P. Moreland çağdaş din felsefesi ve analitik felsefe içinde oldukça etkili iki isim. Sizin bu isimlerle akademik ya da kişisel temasınız oldu mu? Onların düşünce dünyası ve çalışma biçimi hakkında Türk okura özellikle aktarmak istediğiniz bir izlenim var mı?
William Lane Craig’in Türkiye ile aslında daha önce kayda değer bir teması olmuştu. Zikri Yavuz ve Fahrullah Terkan hocalarımız, 2009 yılında Craig’i Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesine davet etmişti. Craig o ziyarette fakültede bir konuşma yaptı, pek çok öğrenciyle de bir araya gelme fırsatı buldu. Çağdaş din felsefesine ve analitik felsefeye ilgi duyan öğrenciler için oldukça dikkat çekici bir buluşmaydı.
Bu kitabın çeviri sürecindeyse Craig ve Moreland ile doğrudan ya da uzun soluklu bir temastansa gerekli birkaç hususta sınırlı bir yazışma yürüttük. Buna karşılık kitaptaki bazı bölüm yazarlarıyla çeviri sırasında iletişim kurabildik. Örneğin ben Charles Taliaferro’nun “Natüralizm ve Zihin” bölümünü çevirirken kendisiyle irtibat hâlindeydim. Diğer çevirmen arkadaşlarımız arasında da bölüm yazarlarına ulaşanlar oldu.
Craig ve Moreland hakkında Türk okura özellikle şunu söylemek isterim. Bu iki isim, savundukları görüşlerden bağımsız olarak, analitik felsefenin tartışma disiplinini güçlü biçimde temsil ediyor. Argümanı düzgün kurmaya, itirazları açıkça ortaya koymaya ve karşı görüşü ciddiye almaya değer veriyorlar. Bence kitabın en güçlü yanlarından biri de bu. Natüralizme yöneltilen eleştiriler slogan düzeyinde kalmıyor, felsefenin farklı alanlarındaki teknik tartışmalar üzerinden ilerliyor.
4. Kitap, natüralizmin akademideki güçlü konumunu eleştirel biçimde tartışıyor. Natüralizm neden bu kadar merkezî bir paradigma hâline geldi ve sizce felsefi açıdan en problemli tarafı nedir?
Kestirme bir cevap vereyim. Natüralizm gücünü kendi argümanlarından çok doğa bilimlerinin itibarından alıyor. Bilim son birkaç yüzyılda olağanüstü işler başardı ve bu başarı zamanla sessiz bir dönüşüm geçirdi. Bir yöntemin başarısı, bir dünya görüşünün zaferi gibi algılanmaya başlandı. Var olan her şeyin fiziksel olduğu, her olgunun doğal nedenlerle açıklanabileceği yönündeki tezler artık savunulması gereken iddialar olarak değil, aklı başında herkesin paylaştığı başlangıç noktaları olarak görülüyor. Felsefeyi doğa biliminin bir devamı sayan Quine çizgisi ve akademinin genel seküler iklimi de bu havayı iyice pekiştirdi.
Sorun tam bu sıçramada gizli. Bilimin doğal nedenler aramasında yöntem olarak hiçbir sakınca yok, gayet de verimli bir tutum. Doğadan başka hiçbir şeyin var olmadığını ilan etmek ise bilimsel bir bulgu değil, metafizik bir iddia. Laboratuvardan çıkmıyor, felsefi gerekçelendirme istiyor. Natüralizmin en problemli tarafı bence bu gerekçeyi sık sık borçlu kalması. Bilinç, akıl yürütmenin normatifliği, ahlaki değerlerin nesnelliği, özgür irade ve matematiksel doğrular gibi başlıklarda natüralist açıklamalar hâlâ ciddi güçlüklerle boğuşuyor. Verilen yanıtların önemli bir kısmı da bilimin bunları ileride çözeceği vaadine yaslanıyor. Karl Popper bu tutuma vaade dayalı materyalizm adını takmıştı. Senetle ödeme yapmak gibi bir şey. Kitabın yaptığı da aslında bu senetlerin karşılığını sormak. Natüralist gelenek içinde elbette güçlü yanıtlar üretildi ve eser bunları görmezden gelmiyor. Yine de kitap, natüralizmin sanıldığı kadar pürüzsüz ve kendiliğinden açık bir konum olmadığını ikna edici biçimde ortaya koyuyor.
5. Eserde epistemoloji, ontoloji, zihin, özgür irade, ahlak, kozmoloji ve tasarım gibi geniş bir alan ele alınıyor. Bu başlıklar içinde Türkiye’deki felsefe ve ilahiyat okurları açısından en verimli tartışma alanı hangisi olabilir?
Her başlığın kendi okurunu bulacağına eminim, fakat üç alanın Türkiye’de özellikle verimli olacağını düşünüyorum: Zihin felsefesi, ahlak felsefesi ve özgür irade.
Zihin felsefesi bugün ayrı bir güncellik kazandı. Yapay zekâ tartışmaları bilinç sorusunu seminer odalarından çıkarıp gündelik hayatın ortasına taşıdı. Acıyı hissetmek ya da kırmızıyı görmek gibi öznel deneyimlerin bütünüyle fiziksel süreçlere indirgenip indirgenemeyeceği sorusu artık yalnızca uzmanların merak ettiği bir soru değil. Taliaferro’nun bölümü bu tartışmaya hem sağlam hem erişilebilir bir giriş sunuyor.
Ahlak ve özgür irade başlıklarının ise bizim düşünce geleneğimizle doğal köprüleri var. Kelâm geleneği yüzyıllar boyunca insan fiilleri, irade, kesb ve sorumluluk üzerine son derece incelikli tartışmalar yürüttü. Hudûs delili ile çağdaş kozmolojik argümanlar arasındaki akrabalık zaten biliniyor. Kitaptaki özgür irade ve ahlak bölümleri, klasik kelâm metinleriyle çağdaş analitik literatürü yan yana okumak isteyen araştırmacılara zengin bir malzeme sunuyor. İlahiyat ile felsefenin birbirine en çok yaklaşabileceği zemin de muhtemelen burası. Sonuçta bilincin fiziksel olup olmadığı, ahlaki değerlerin nesnel bir dayanağının bulunup bulunmadığı, insanın gerçekten özgür olup olmadığı gibi sorular yalnızca akademik sorular değil. İnsana, Tanrı’ya, sorumluluğa ve hayatın anlamına dair temel kabullerimizi doğrudan ilgilendiriyor.
6. Natüralizm tartışmalarında bilimsel açıklama ile metafizik açıklama arasındaki sınır sık sık gündeme geliyor. Kitap, bilimin imkânlarını küçümsemeden fakat bilimciliğe de teslim olmadan nasıl bir düşünme zemini öneriyor?
Kitabın en olgun tarafı bence tam burası. Yazarların hiçbirinde bilim karşıtı bir ton yok. Tam tersine bölümlerin çoğu bilimsel literatüre ciddi bir hâkimiyetle yazılmış. Craig’in kozmoloji bölümü büyük patlama modelinin teknik ayrıntılarına giriyor, zihinle ilgili bölümler nörobilim bulgularını ciddiye alıyor. Eleştirinin hedefi bilim değil, bilimin sınırlarının ötesine taşırılmış bir inanç olarak bilimcilik.
Aradaki farkı görmek için basit bir test yeterli. “Yalnızca bilimsel yöntemle kanıtlanabilen şeylere inanmalıyız” cümlesini ele alalım. Peki bu cümlenin kendisi bilimsel yöntemle kanıtlanabilir mi? Hayır. Demek ki bilimcilik kendi koyduğu ölçütü kendisi karşılayamıyor. Eddington’ın meşhur balıkçı benzetmesi de aynı noktayı başka bir yoldan anlatır. Ağının gözenekleri beş santim olan bir balıkçı, denizde beş santimden küçük balık bulunmadığı sonucuna varırsa kusur ağda değil çıkarımdadır. Bilimsel yöntem belirli türden soruları yakalamak üzere örülmüş bir ağdır. O ağa takılmayan soruların sırf bu yüzden anlamsız sayılması ise yöntemin değil, bilimciliğin hükmüdür.
Kitabın önerdiği zemin bu yüzden çift yönlü bir çağrı taşıyor. Bilimsel açıklamayı sonuna kadar ciddiye al, fakat onu metafiziğin tamamı sanma. Bilimin durduğu yerde sorular durmuyor. Evrenin niçin var olduğu, bilincin ne olduğu, değerlerin nereden geldiği gibi sorular orada öylece bekliyor. Okur bu kitapta ne bilim düşmanlığı bulacak ne de bilime tapınma. Bulacağı şey, ikisinin arasında düşünmeyi sürdürme daveti.
7. Eserin Türkçede yayımlanması literatürdeki nasıl bir boşluğu dolduruyor? Okurların kitaptan nasıl bir entelektüel kazanım elde etmesini beklersiniz?
Türkçede çağdaş din felsefesi ve analitik felsefe alanında son yıllarda sevindirici bir hareketlilik var. Telif eserler çoğalıyor, çeviriler artıyor, lisansüstü çalışmalar nitelik kazanıyor. Yine de natüralizm gibi merkezî bir meseleyi tek tek felsefi problemler üzerinden bu genişlikte tartışan bir eser dilimizde yoktu. Natüralizm bizde daha çok ya topyekûn savunulan ya da topyekûn reddedilen bir slogan gibi dolaşımdaydı. Bu kitap onu masaya yatırılması gereken bir felsefi tez olarak ele alıyor ve epistemolojiden zihne, ahlaktan kozmolojiye uzanan her alanda ayrı ayrı sorguya çekiyor.
Okurun kazanımına gelince, açık konuşayım. Beklentim okurun kitaptan hazır sonuçlarla ayrılması değil. Natüralist bir okur bu kitabı kendi konumunu en güçlü itirazlarla sınamak için okuyabilir. Teist bir okur ise eleştirinin slogan düzeyine düşmeden nasıl teknik bir titizlikle yürütülebileceğini görür. Asıl kazanım her iki okur için de aynı yerde duruyor. Bir dünya görüşünün nasıl parça parça, alan alan sınanabileceğini izlemek. Felsefede bir konumun değeri, karşılaştığı en güçlü itiraza verdiği yanıtla ölçülür. Bu kitap itirazları ve muhtemel yanıtları aynı ciltte buluşturduğu için, okurunu hangi sonuca varırsa varsın daha donanımlı kılacak. Benim için bir çevirinin başarabileceği en güzel şey de bu.
Röportaj: Zeynep Begüm Güney