Zeki Özcan ile Ruh Üzerine

röportaj
  1. Felsefenin farklı alanlarında uzun yıllara yayılan çalışmalarınız var. Sizi ilk olarak felsefeye yönelten neydi ve Aristoteles gibi klasik bir düşünürle kurduğunuz ilişki zaman içinde nasıl şekillendi?

Aristoteles, bilgiye, dolayısıyla felsefeye giden yolun başlangıç noktasının merak olduğunu söyler. İnsan sadece öğretileni bilmez; ayrıca merak ettiğini de araştırıp bilir. Öğretilen, bizim entelektüel olarak şekillendirilen yanımızdır. Oysa merakımızın ürünü olan bilgiler kendimizi inşa etmemizin yapı taşlarıdır. Diğer deyişle olmamız gereken yapının yanında istediğimiz gibi olmanın özgünlüğü, merakımızın ürünüdür. Benim kendimi inşa sürecim biraz erken başlamış. Meraklı bir çocukmuşum, sürekli soru sorarmışım. Her şeyin nedenini ve niçini merak edermişim. Bu sorularım zaman zaman çevremdekileri bunaltırmış. Kendimi inşa sürecinde önemli bir dönüm noktası lise son sınıfta okuduğumuz felsefe dersi oldu. Lisans eğitimi felsefe olmasa da formasyonu oldukça iyi bir felsefe hocamız vardı. Kendi adıma konuşayım, başka arkadaşları olmasa bile bana felsefeyi sevdirdi. Felsefenin, 74 yaşımda bile hâlâ canlılığını koruyan merakının peşinde koşan kişiliğime, eldivenin ele uygun olması gibi uygun olduğunu gördüm; felsefe sayesinde sosyo-kültürel benliğimin yanında daha özel bir iç katman oluşturabileceğimin sezgisine değil, açık bir bilincine vardım. Üniversitede felsefe derslerimizin içeriği ve hocamız yetersiz olsa da felsefi okumalarımı sürdürdüm. 68 kuşağına mensup bir üniversite öğrencisi olarak o dönemin koşulları gereği kendi idealist tezlerimizi temellendirmek için iyi bir felsefe okuyucusu olmak gerekiyordu. Aristoteles’le ilgilenmem ise öğretmenlik yıllarıma dayanır. 1970’li yıllarda üniversiteye geçmeden önce öğretmenlik yaparken yoğun biçimde okuduğum felsefe kitapları beni Aristoteles’le ilgilenmeye yöneltti. Benim şöyle bir düşüncem vardı: Bir kitabı alıp okumaya başlamadan önce hemen kaynakçasına bakardım. Önce o kitabın kaynakçasındaki önemli kitapları okurdum. Okuduğum felsefe kitaplarının hemen hemen hepsinde Aristoteles değişmez kaynaktı.  O nedenle Aristoteles okumalarımın ilk ve değişmez ismi oldu. Üniversiteye geçtikten sonra lisansüstü programlarda ve ileri okumalarımızda Aristoteles metinlerinin vazgeçilmez rolü oldu. Öğretim üyesi olarak derslerimde konularımızın gereği Aristoteles’in düşüncelerine değiniyorum. Kısaca söylersem hem bir akademisyen hem de bir öğretim üyesi olarak Aristoteles olmazsa olmaz bir filozoftu. 

  1. Ruh Üzerine gibi kavramsal yoğunluğu yüksek, terminolojik bakımdan son derece hassas bir metni Türkçeye aktarırken çeviri süreciniz nasıl ilerledi? En çok zorlandığınız ve en çok üzerinde durduğunuz noktalar neler oldu?

Felsefe kavramlarla yapılır. Nasıl ki bilim adamı bir araştırma yaparken alanıyla ilgili terminolojileri iyi bilmek ve doğru kullanmak zorundaysa, felsefenin ister amatör okuyucusu isterse profesyonel araştırmacısı olsun, kişi, önce felsefenin en temel kavramlarını veya araştırma alanın terminolojisini iyi bilmelidir. Nasıl ki gündelik dilde kelimeler değiştiğinde anlam değişiyorsa, felsefede terimler belirsiz olduğunda düşünce anlaşılamaz. O nedenle Aristoteles’i sadece çevirmek için değil, okumak için de onun kavramlarını iyi bilmelidir. Ruh Üzerine’yi çevirmeye başlamadan önce çevirdiğim metni Fransızcasından okumuştum. O nedenle terminolojisine hâkimdim. Sonra ve özellikle belirteyim. Fransızcada Aristoteles felsefe literatürü yüzyıllar içinde konuşula tartışıla istisnalar dışında son ve kesin şeklini almıştır. Aristoteles kavramları da bunlardandır. Fransızların dillerinin özelliği hakkında ünlü bir sözleri vardır. “Açık olmayan ifade Fransızca değildir.” Bu felsefe literatürü için de geçerlidir. Şunu itiraf edeyim: Aristoteles’in terminolojisi üzerinde Fransızcada büyük ölçüde uylaşım varsa da Türkçede bu yoktur. Aristoteles’in kavramlarını çevirmenler kendi deneyimlerine hatta kültür ve dil anlayışlarına göre çevirirler. Çevirilerden kimileri, günümüz okuyucusu zor anlasa da İslam filozoflarının kullanımları korunarak, kimileri de felsefi bir Esperanto için çağrışımsız terim önerileriyle yapılmaktadır. Bu ikilem doğal olarak kendi döneminin koşullarında yetişmiş okuyucunun felsefi metinleri içselleştirmesinin önünde bir engeldi. Aristoteles erdemi şöyle tanımlar: İki aşırı uç arasında orta yol. Ben bu ilkeyi çevirime de uyguladım. “Çeviri dili arkaik olanla köksüz/çağrışımsız arasında orta yoldur.” düşüncesinden hareketle Fransızca metindeki terminolojinin içeriğini değiştirmeden çağdaş okuyucunun yadırgamayacağı, olabildiğince anlaşılabilir dille çevirmeye çalıştım. Beni en çok zorlayan bu orta noktayı bulmak oldu. Bu orta noktayı bulmam çok zor olduğunda Fransızca söyleyişi kullanmaktan da çekinmedim.

  1. Sizce Ruh Üzerine’nin bugün yeniden ve özenli bir çeviriyle Türkçeye kazandırılması neden önemli? Bu metni çağdaş okur için hâlâ vazgeçilmez kılan temel hususlar nelerdir?

Öncelikle şunu belirtelim: Kaynak metnimizin çevirmeni olan Tricot, Hamdi Ragıp Atademir’in idealize ettiği “filozof olan filolog ve filolog olan filozof” tipine tam uyan biridir. Başta Grekçe ve Latince gibi ölü diller olmak üzere İngilizce ve Almanca dillerini ileri derece bilen biridir. Bir antik felsefe özellikle de Aristoteles uzmanıdır. Diğer Aristoteles metinleri gibi Ruh Üzerine’nin farklı dillerde çeşitli nüshaları ve varyantları vardır. Bu metni çevirirken çevirmenin bütün bu varyantları ve nüshaları görmesi gerekir. Tek bir kaynak metinden hareketle yapılan çeviri en iyimser ifadesiyle yaklaşık bir metindir. Bizim kaynak metnimizin çevirmeni olan Tricot Ruh Üzerine’nin bütün varyantlarını ve nüshalarını bunlardaki benzerlikleri ve farklılıkları görmüş boşlukları ve çelişkileri fark etmiş, Avrupa’nın diğer dillerine yapılan önemli çevirileri de incelemiştir. Farklı metinlerde kendine göre eleştirilmesi ve düzeltilmesi gereken yerleri eleştirip düzeltmiş, gerektiğinde yorumlamıştır. Bunları da dipnotlarında vermiştir. Öte yandan çevirisinde, Aristoteles çevirilerinde yüzyıllardan beri oluşan Fransızca terminolojiyi ustalıkla kullanmış, gerektiğinde nedenlerini açıklayarak yeni terminoloji önermiştir.  Kısaca söylersek Tricot ülkemizde olduğu gibi Grekçe kelimelere salt sözlük anlamı vermekten başka bir şey yapmayan  bir çevirmen değildir. Arkaik bir binayı orijinaline sadık olarak restore eden bir mimar gibidir. Metindeki son derece önemli dipnotlar Ruh Üzerine’nin nasıl restore edildiğini adım adım izleme imkânı verir. Bilinçli okuyucu, dipnotları dikkatle okuduğunda metni derinlemesine anlamakla kalmaz deyim yerindeyse yeniden kurar: Sonuçta metnin açık bir bilgisine ve bilincine sahip olur, İslam felsefesindeki etkin akıl ve edilgin akıl gibi temel kavramların kaynağını tarihsel kaynağını daha iyi görür. Kısaca söylersek bütün bunlar Ruh Üzerine’nin Tricot metnini hâlâ aktüel kılar.

  1. Aristoteles bu eserde ruhu, bedenden bağımsız bir varlık gibi değil, canlılığı mümkün kılan ilke olarak ele alıyor. Sizce Aristoteles’in burada “ruh” derken kastettiği şey, bugünün okuru tarafından en doğru nasıl anlaşılmalı?

Aristoteles’in “ruh” kavramını modern bir okura anlatırken, onu bugünkü dinî veya spiritüel “ruh” algısından (bedenden ayrılıp giden soyut bir hayalet gibi) tamamen kurtarmalıdır. Bugünün kavramlarıyla bu kavramı en doğru şöyle anlayabiliriz:

Aristoteles’te ruh, bilgisayar terminolojisiyle söylersek yazılım gibidir. Beden ise  “donanım” gibidir. Ruh bu donanımı çalıştıran, ona işlev kazandıran programdır. Bir ceset ile canlı bir insan arasındaki fark, parçaların eksikliği değil, o parçaları bir arada tutan ve çalıştıran organizasyonun (ruhun) yokluğudur. Ruh, maddenin “ne yapacağını” belirleyen aktif bir düzendir. Aristoteles için ruh, bir canlının bir şeyleri yapabilme kapasitesine sahip olmasıdır. Eğer bir göz kendi başına bir canlı olsaydı, “görme yeteneği” onun ruhu olurdu. Ruh, bir bedenin “canlı olma” görevini yerine getirmesini sağlayan bir yetenekler bütünüdür. Beslenme, büyüme, hareket etme ve düşünme gibi fonksiyonların tamamı ruhun parçalarıdır. Filozofun terimleriyle söylersek, ruh bedenin biçimidir. Tıpkı bir heykelin biciyle yapıldığı mermerin (maddesi) birbirinden ayrılamayacağı gibi, ruh ve beden de tek bir varlığı oluşturur. Ruh, bedenin içine girmiş yabancı bir madde değil, bedenin canlı olarak işlev görme biçimidir. Kısaca söylersek bugün Aristoteles'in ruh dediği şeye biz genellikle “hayat ilkesi”, “biyolojik fonksiyonellik” veya “zihinsel organizasyon” deriz.  Dolayısıyla ruh mistik bir töz değil, biyolojik bir sistemin aktif çalışma kapasitesidir.

  1. Kitabın önemli başlıklarından biri duyumlama, imgeleme ve düşünme arasındaki ilişki. Aristoteles bu yetiler arasında nasıl bir ayrım kuruyor ve bu ayrım onun insan anlayışını nasıl belirliyor?

Aristoteles’e göre duyumlama, imgeleme ve düşünme hiyerarşik bir yapıdır. Her biri bir öncekinin üzerine inşa edilir. İnsanın doğadaki yeri nedir? Bu sorunun cevabı, bu yetiler arasındaki ilişkiyi anlamaya bağlıdır. Duyumlama bilginin ilk basamağıdır. Duyu organlarımızla dış dünyadaki nesnelerin biçimlerini duyumlarız. Bu yeti hem hayvanlarda hem insanlarda ortaktır. “Şimdi ve burada” olanla sınırlıdır. 

İmgeleme, duyusal algı ile düşünme arasında köprüdür. Nesne karşımızda olmasa bile duyulardan kalan izleri zihnimizde canlandırırız. Yani imgeleriz. İmgeleme çoğu hayvanda vardır. Ama sadece insanda düşünceye malzeme sağlar. 

Düşünme sadece insana özgü, en üst yetidir. Zihin, imgelemenin sunduğu imgeler sayesinde kavramlara ve tümel ilkelere ulaşır. Aristoteles’in ünlü ifadesiyle: “Ruh, imgeler olmaksızın asla düşünemez.” 

Bu hiyerarşik ayrım, Aristoteles’in insan tanımını üç temel noktada şekillendirir: 

1. İnsanın “Arada” Olma Durumu 

Aristoteles insanı ne tamamen biyolojik bir makine olarak görür ne de tamamen saf bir akıl varlığı olarak görür. İnsan; bitkisel, hayvansal ve tanrısal özellikleri kendisinde birleştiren tek varlıktır. Bu, insanı doğanın hem bir parçası yapar hem de ondan kopan bir zirve noktası yapar. 

2. Rasyonalitenin Biyolojik Temeli 

İnsanı “akıllı canlı” olarak tanımlasa da bu akıl havada asılı değildir. Düşünme imgelemeye muhtaçtır. İmgeleme de duyuma muhtaçtır. Bu durum, insanın rasyonalitesinin fiziksel dünyaya sıkı sıkıya bağlı olduğunu gösterir. Yani insan, dünyadan koparak değil, dünyayı duyuları ve aklıyla işleyerek insan olur. 

3. Bilginin ve Erdemin Kaynağı 

Duyumdan düşünmeye giden bu süreç, Aristoteles’in etik anlayışını da belirler. İnsan, duyularıyla gelen verileri akıl süzgecinden geçirir. Böylece “doğru orta”yı bulabilir. Hayvanlar sadece duyum ve içgüdüyle hareket eder. İnsan ise imgeleme yoluyla geleceği tasarlar. Akıl yoluyla iradeli seçimler yapabilir. Bu yüzden insan ahlaki bir varlıktır. 

Kısaca söylersek, Aristoteles’e göre insan şöyle bir varlıktır: Duyularıyla dünyaya kök salmıştır. İmgelemiyle köprü kurmuştur. Aklıyla bu dünyayı anlamlandırarak kendi özgün doğasını gerçekleştirmiştir.

  1. Çeviri notlarınızda Jules Tricot’nun çevirisinin ve yorum çerçevesinin özel bir önem taşıdığını görüyoruz. Tricot’nun De Anima çevirisini felsefe tarihi açısından dikkat çekici kılan başlıca özellikler nelerdir?

Jules Tricot’nun De Anima çevirisi, özellikle Fransız felsefe geleneğinde ve Aristoteles çalışmalarında bir “altın standart” olarak kabul edilir. Tricot’nun bu çalışmasını felsefe tarihi açısından dikkat çekici kılan temel özellikleri şunlardır:

1. Tricot, Aristoteles’in terminolojisine hâkimdir. Aristoteles metinleri genellikle çok yoğun, bazen de kopuk ve eksiltili (elips) yapılardır. Tricot, bu metinleri Fransızcaya çevirirken Aristoteles’in teknik terimlerini (örneğin; entelekheia, dynamis, hyle) anlam kaybına uğratmadan, en uygun karşılıklarla aktarmaya büyük özen göstermiştir.

2. Tricot’nun çevirisi, Aristoteles şerhçiliğinin (özellikle Thomas Aquinas gibi Orta Çağ yorumcularının) birikimini dışlamaz. Ancak bu geleneği, modern filolojik yöntemlerle harmanlar. Bu durum, okura metnin hem tarihsel yorum katmanlarını görme hem de metni doğrudan kendi bağlamında anlama imkânı sunar.

3.  Tricot çevirilerinin en karakteristik özelliği, metnin kendisi kadar (bazen ondan daha fazla) yer kaplayan dipnotlarıdır. Bu notlarda Aristoteles’in diğer eserlerine (özellikle Metafizik ve Fizik) sürekli atıflar yaparak sistemin bütünlüğünü korur. Zor pasajlarda farklı yazmaların ve önceki çevirmenlerin yorumlarını karşılaştırır. Okuyucuyu, Aristoteles’in ne demek istediği konusunda felsefi bir tartışmanın içine çeker.

4. Tricot, Vrin Yayınları’ndan çıkan meşhur çevirilerinde, Aristoteles’in karmaşık düşünce akışını bölümlere ayırarak ve başlıklar ekleyerek daha takip edilebilir bir yapı sunar. Bu, özellikle De Anima gibi psikoloji, biyoloji ve metafiziğin iç içe geçtiği zor bir metin için hayati bir kolaylıktır.

5. Felsefe tarihinde Tricot’nun çevirileri, Fransız akademik dünyasında “referans metin” hâline gelmiştir. Birçok felsefe sözlüğü veya ileri düzey Aristoteles çalışması, metinden alıntı yaparken Tricot’nun terminolojisini temel alır. Bu da onun çevirisini sadece bir tercüme değil, başlı başına bir felsefi kaynak hâline getirir.

Kısaca söylersek Tricot’nun De Anima çevirisi, metni sadece bir dilden diğerine aktarmaz; onu Aristoteles külliyatı içindeki yerine oturtur ve her cümleyi felsefi birer problem olarak tartışmaya açar. Bu yüzden bir çevirmen olmanın ötesinde, Aristoteles'in 20. yüzyıldaki en önemli “rehberlerinden” biri olarak kabul edilir.

  1. Ruh Üzerine’yi bugün eline alan bir okurun, kitabı bitirdiğinde zihninde özellikle hangi soruların, kavramların ya da fark edişlerin kalmasını arzu edersiniz?

Aristoteles’in Ruh Üzerine’sini bitiren bir okurun zihninde kalıcı hâle gelmesi gereken şeyler, yalnızca ruhun ne olduğuna dair tanımlar değil; aynı zamanda bu tanımların açtığı sorular ve yarattığı gerilimler olmalıdır. İşte en temel kavramlar, fark edişler ve okurun bitirdikten sonra taşıması gereken sorular:

1. Temel Kavramlar

Bu kavramlar olmadan eser anlaşılmamış sayılır:

  • Ruh (Psykhē): Ruh, bir canlının yaşamasını sağlayan ilk entelekheia’dır (gerçekleşmişlik/gayesine ermiş hâl); bir cismin biçimidir. Ruh, cisimden ayrı bir töz değildir, cismin işlevsellik ve organizasyon düzenidir.
  • Üçlü Ruh Hiyerarşisi: Bu hiyerarşi 1) Bitkisel ruh (fonksiyonu beslenme, büyüme, üremedir), 2) Duyusal ruh (fonksiyonu algı, arzu, harekettir) ve Akılsal ruh (fonksiyonu düşünme, yargılama).
  • Nous (Zekâ): Nous, iki türlüdür: Edilgin akıl (boş levha – yok olucudur) ve etkin akıl (aydınlatan, yok edilemez – neredeyse tanrısaldır).
  • Duyu algısı: Bir biçimin maddesiz olarak alınmasıdır (Mum üzerindeki mühür benzetmesi).
  • Phantasia (Hayal gücü/İmgelem): Algı ile düşünce arasında bir köprü; duyumlar olmadığında bile imgeler üretme kapasitesi.

 2. Temel Fark Edişler

Okurun zihninde bir kırılma yaratması gereken noktala şunlardır:

  • Ruh ile bedenin birbirinden tümüyle ayrı varlıklar değildir, bedenin “fonksiyonel örüntüsü”dür. Bu, Platon’dan köklü bir ayrılıştır. Ruh bedeni yöneten ayrı bir cevher değil, bedenin yaşıyor olma hâlidir.
  • Duyumlar pasif algılar değildir, biçimin aktif olarak ayırt edilmesidir: Duyu organı, duyusu olmadan önce “potansiyel olarak” o duyunun kendisidir. Duyumladığında ise nesneyi maddesiz olarak kendinde taşır.
  • Nous doğası gereği diğer ruh yetilerinden farklıdır.  Aristoteles, aklın bedensel bir organa sahip olmadığını, bu yüzden ölümsüzlük konusunda diğer ruh parçalarından ayrılabileceğini ima eder – ama bu imayı tam açmaz.
  • Düşünmek, duyumsamaya benzer bir şeydir: Nesnelerin “ne olduğunu” kavramak, tıpkı duyumda olduğu gibi bir tür “alma”dır ancak nesnenin maddesinden soyutlanmış formunun alınmasıdır.

3. Bitirdikten Sonra Kalması Gereken Temel Sorular

  • Aristoteles ruhu tanrısal bir töz olarak Platon gibi savunmaz ama aktif aklın ölümsüz olabileceğini söyler. Bu durumda “ben” olarak hissettiğimiz bilinç ölümlü müdür? Edilgin akıl (bireysel bellek, öğrenilmiş içerikler) ölümlüdür; etkin akıl (soyutlama yetisi) ölümsüz ama kişisel değildir. Peki bu durumda ölümden sonra kişisel olarak kalan bir şey var mıdır?
  • İmgeleme gücü (phantasia) olmadan düşünce mümkün müdür? Aristoteles “düşünen ruh asla imgeler olmadan düşünmez” der. Platoncu idealar düşüncesine kapalı olan bu pozisyon, modern bilişsel bilimle ne kadar uyumludur?
  • Duyu algısı yanılabiliyorsa bu algının güvenilirliğini nasıl temellendirebiliriz? Aristoteles duyuların özünde doğru olduğunu, yanılsamanın yargıdan kaynaklandığını söyler ama bu yeterli bir cevap mıdır?
  • Bitkisel ruh, duyusal ruh ve akılsal ruh bir bütün içinde nasıl birleşir? Bir insan aynı anda bitki gibi beslenir, hayvan gibi hisseder ve Tanrı gibi düşünür. Bu farklı işlev seviyeleri çatıştığında ne olur?
  • Etkin akıl tanrısal bir şeyse, onu her insanın kendine ait kılan nedir? Aristoteles etkin aklın herkeste aynı olduğunu ima eder. O hâlde “benim” aklım ile “senin” aklın arasındaki fark nedir? Bireysellik kaynağı sadece bedensel tarihçe ve pasif akılsa bu bireyselliğin değeri nedir?

 

Röportaj: Zeynep Begüm Güney

 

Etiketler: röportaj
Mayıs 11, 2026
Listeye dön
cultureSettings.RegionId: 0 cultureSettings.LanguageCode: TR