- Bu kitabı çevirirken sizi en çok zorlayan taraf ne oldu? Mimarlık, sanat tarihi, şiir ve kültürel terminoloji arasında gidip gelen bu metinde Türkçede dengeyi kurarken nasıl bir yol izlediniz?
Pers Bahçeleri ve Köşkleri gibi çok katmanlı bir metni çevirirken en zorlayıcı taraf, farklı disiplinlerin dilini Türkçede uyumlu bir bütün hâline getirmek oldu. Mimarlık terminolojisi kendi içinde son derece teknik bir hassasiyet gerektirirken sanat tarihi ve şiirsel referanslar daha esnek ve çağrışımlı bir dil talep ediyor. Farsça isimler, onların İngilizce yazılışları, Türkçedeki karşılıkları, vb… Buna bir de kültürel bağlamın incelikleri eklenince, çeviri epey dikkat gerektiriyor.
Bu kitabı çevirirken beni zorlayan şeylerden bir başkası da aslında metnin teknik değil, neredeyse “ruhsal” diyebileceğim katmanıydı zira mimarlık diliyle başlayan bir cümle, bir anda şiire, oradan kutsal metinlerin çağrışımlarına açılabiliyor. Gılgamış Destanı’ndan Tekvin Hikâyesine, oradan Zerdüşt metinlerine ve Pers şiirindeki terminoloji sorununa geçerken kendimi yalnızca bir çevirmen gibi değil, iki dil arasında dolaşan bir okur gibi hissettim. Özellikle bahçenin bir “cennet tasviri” olarak ele alındığı yerlerde, kelimeleri sadece doğru değil, aynı zamanda yankı uyandıracak biçimde seçmeye çalıştım.
- Pers Bahçeleri ve Köşkleri oldukça yoğun ve katmanlı bir üsluba sahip. Çeviri sürecinde yazarın akademik titizliğini korurken metnin akışını ve Türkçedeki okuma zevkini canlı tutmak sizin için nasıl bir deneyimdi?
Yazar Mohammad Gharipour akademik olarak son derece titiz; bu da çeviride dikkat gerektiren bir yoğunluk yaratıyor. Ancak bu yoğunluk, doğru işlendiğinde metnin akışını bozmak yerine derinleştiriyor. Çeviri sürecinde benim için önemli olan, cümlelerin ağırlığını gereksiz yere artırmadan, ama aynı zamanda düşünsel inceliği kaybetmeden aktarmaktı.
Beni özellikle zorlayan noktalardan biri, “köşk” kelimesinin İngilizcedeki karşılıklarının çeşitliliğiydi. Metinde bağlama göre pavilion, kiosk, kushk gibi farklı terimler kullanılıyor ve bunların her biri aslında aynı yapıyı değil, o yapının farklı işlevsel ya da kültürel tonlarını işaret ediyor. Türkçede “köşk” oldukça yerleşik ve kapsayıcı bir kelime, ancak bu çeşitliliği tek bir karşılıkla sabitlemek metnin inceliklerini düzleştirme riski taşıyordu. Bu yüzden çeviri boyunca bağlama göre bu terimlerin çağrıştırdığı nüansları korumaya çalıştım.
- Uzun yıllara yayılan çeviri ve editörlük tecrübenize rağmen, bu kitabın sizde bıraktığı özel bir iz oldu mu? Metinle çalışırken sizi zihnen ya da duygusal olarak en çok etkileyen taraf neydi?
Uzun yıllardır çeviri yapıyorum ama bu kitap bende zihinsel olarak epeyce kalıcı bir iz bıraktı diyebilirim. Özellikle bahçenin yalnızca fiziksel bir düzenleme değil, aynı zamanda bir dünya tasavvuru olarak ele alınması beni derinden etkiledi. Metinle çalışırken sık sık, mekânın insan düşüncesiyle nasıl iç içe geçtiğini yeniden fark ettim. Bu, sadece entelektüel bir deneyim değil, aynı zamanda duyusal bir süreçti çünkü metin, suyun sesi, gölgenin serinliği, ışığın hareketi gibi unsurları neredeyse hissedilebilir kılıyor.
Bu kitabın bende bıraktığı en güçlü iz, bahçe fikrinin bir “ilk mekân” olarak yeniden düşünülmesi oldu. Book of Genesis [Tekvin]’deki Aden Bahçesi, Kur’ân’daki Cennet tasvirleri ve daha eski yaratılış anlatıları, örneğin Gılgamış Destanı ve ölümsüzlüğün arandığı o bahçe… Hepsinde ortak olan bir şey var: Bahçe, insanın hem ait olduğu hem de kaybettiği bir yer. Metinle çalışırken bahçeyi sadece bir “tasarım” olarak değil, yaşayan bir toplumsal mekân olarak görmeye başladım. İnsanların orada nasıl dolaştığını, nerede durduğunu, kimlerle temas kurduğunu hayal ettim. Bu da çeviri sürecini zihinsel olduğu kadar duyusal bir hâle getirdi.
- Kitap, bahçeyi ve köşkü birer mimari unsur olmanın ötesinde; düşünce, iktidar, mahremiyet ve hayat tasavvuru etrafında ele alıyor. Sizce bu yaklaşım, okurun kitaba bakışını nasıl değiştiriyor?
Kitap, bahçeyi ve köşkü yalnızca mimari birer unsur olarak değil, aynı zamanda iktidar, mahremiyet ve düşünceyle ilişkili yapılar olarak ele alıyor, bu doğru. Bu yaklaşım okurun bakışını kökten değiştirebilecek nitelikte. Artık bir bahçeye baktığınızda sadece estetik bir düzen görmüyorsunuz; aynı zamanda bir ideoloji, bir yaşam biçimi hatta bir kozmolojiyle karşı karşıya olduğunuzu fark ediyorsunuz.
Pers bahçelerinin en etkileyici yanlarından biri, sosyalleşmeyi son derece incelikli biçimde düzenlemesidir. Bahçe, bir araya gelmenin mekânıdır ama bu birliktelik her zaman doğrudan ve sınırsız değildir. Kadınlar ve erkekler çoğu zaman farklı bölümlerde bulunuyor olsa da tamamen kopuk da değildir. Gölgelikler, su kenarları, yarı geçirgen sınırlar ve görüş hatları sayesinde insanlar birbirlerini görür, hisseder ama aynı zamanda mesafeyi korurlar. Bu bana, mahremiyet ile görünürlük arasında kurulan çok hassas bir dengeyi düşündürdü. İnsanlar sadece sohbet etmek ya da serinlemek için değil, aynı zamanda “görünmek” ve “görmek” için de bahçededir.
Bu yönüyle bahçe, toplumsal ilişkilerin sessizce sahnelendiği bir yer gibidir. Kimlerin hangi alanda bulunduğu, kimlerin merkeze daha yakın olduğu, kimlerin kenarda kaldığı… bütün bunlar aslında görünmez bir düzenin parçasıdır. Bahçede dolaşmak, bir anlamda bu düzenin içinde hareket etmektir.
Beni şaşırtan bir diğer boyut ise bahçelerin zaman zaman bir tür ordugâh işlevi de görebilmesiydi. Özellikle seferler sırasında kurulan geçici düzenlerde ya da saray çevresindeki geniş bahçelerde, mekânın yalnızca estetik değil, stratejik bir kullanım kazandığını görüyoruz. Bu iki yön -bir yanda zarif bir sosyalleşme mekânı, diğer yanda disiplinli bir yerleşim alanı olmak- bahçenin ne kadar çok katmanlı bir yapı olduğunu gösteriyor.
İnsan unsuru ise bu mekânın merkezinde ama doğayla çatışma içinde değil. Orada “koltuklara yaslanmış”, “karşılıklı oturan” insanlar tasvir edilir. Selamlaşma, huzur içinde konuşma, korkudan ve kederden arınmış bir iletişim… Bunlar bahçenin sosyal dokusunu oluşturuyor.
- Eserde Kur’ân’dan Pers şiirine, minyatürlerden tarihçilerin ve seyyahların anlatılarına kadar çok farklı kaynaklar bir araya geliyor. Bu yapı içinde size göre kitabın en dikkat çekici düşünsel hattı hangisi?
Metinde ağaç, gölge, akan su ve serinlik sürekli birlikte düşünülüyor. Pers bahçesinde ağaç gölge üretir, ritim kurar, mekânı parçalara ayırır. Akan su ise bu deneyimin merkezindedir. Su sesi, bahçede neredeyse görünmez bir müzik gibi işler. Kanallardan akan suyun ritmi, havuzlarda kırılan yansımalar, ışığın su yüzeyinde titreşmesi… İnsan farkında olmadan o akışa eşlik eder.
Serinlik duygusu ise bu unsurların birleşiminden doğar. Ağaçların gölgesi, suyun buharı, taş yüzeylerin düzeni… Hepsi birlikte, dış dünyanın sertliğinden ayrılan bir mikro-iklim oluşturur. Bu, yalnızca fiziksel bir rahatlama değil; zihinsel bir gevşeme, bir tür içe dönme hâlidir.
Bu noktada “zevk” ve “temaşa” kavramları da devreye girer. Bahçe, sadece içinde bulunulan bir yer değil, aynı zamanda seyredilen bir düzendir. İnsan hem yürür hem bakar, hem hisseder hem değerlendirir. Bu atmosfer bize Cennet tasvirlerini de hatırlatıyor elbette; gölgelik alanlar, akan sular, serinlik ve huzur.
Pers bahçesi sabit ve yerleşik bir düzen olmanın yanı sıra beklenmedik biçimde “hareket edebilen” mobil bir dünya aynı zamanda. İlk bakışta bahçe, toprağa kök salmış, kalıcı bir mekân gibi görünür. Oysa metnin bazı bölümlerinde karşıma çıkan şey, bu düzenin gerektiğinde sökülüp yeniden kurulabilen, taşınabilir bir dünya tasavvuruna ve bu esnada devasa bir operasyona dönüşen bir yapı oluşuydu. Bu da bana, bahçenin sadece bir mekân değil, bir “düzen kurma yetisi” olduğunu düşündürdü.
Ve belki de gerçek “bahçe”, tam olarak bu - gittiği yerde yeniden kurulabilen bir anlam biçimi.
- Kitabın öne çıkan yönlerinden biri, bazı temel mimari kavramları yeniden düşünmeye davet etmesi. Sizce yazarın bu kavramlara getirdiği geniş ve tarihsel yaklaşım, eserin bütünü içinde nasıl bir rol oynuyor?
Yazarın mimari kavramlara yaklaşımı oldukça geniş ve tarihsel bir perspektif sunuyor. “Bahçe”, “köşk”, “mekân” kavramları sabit tanımlar olmaktan çıkıp, zaman içinde değişen ve anlam kazanan yapılar haline geliyor. Bu yaklaşım, eserin bütününde merkezî bir rol oynuyor çünkü okuru sadece nesnelere değil, kavramların dönüşümüne de bakmaya davet ediyor. Bunu değişen terminoloji aracılığıyla yaptığı gibi minyatürler ve şiirler aracılığıyla da yapıyor.
Böylece mimarlık, durağan bir disiplin olmaktan çıkarak yaşayan bir düşünce alanına dönüşüyor. Yazarın mimari kavramlara yaklaşımı, bu yüzden bana sadece tarihsel değil, varoluşsal geldi. “Bahçe” dediğimiz şey bir plan, bir tasarım değil yalnızca; aynı zamanda bir niyet. Bir dünya görüşünün vücut bulmuş hâli.
- Bugünün okurunun payına bu kitaptan ne düşebilir? Pers bahçeleri ve köşkleri üzerine gibi görünen bu çalışma, sizce aslında insanın mekânla, tabiatla ve anlam arayışıyla kurduğu ilişkiye dair bize ne söylüyor?
Bugünün okuru bu kitaptan beklediğinden çok daha fazlasını alabilir. İlk bakışta belirli bir coğrafyaya ve döneme ait gibi görünen bu çalışma, aslında insanın mekânla ve doğayla kurduğu ilişkinin evrensel boyutlarına ışık tutuyor. Kitap bize şunu hatırlatıyor: İnsan, yaşadığı mekânı sadece inşa etmez; aynı zamanda o mekân aracılığıyla kendini, dünyayı ve anlamı yeniden kurar.
Cennet bahçesi fikri burada bir metafor olmaktan çıkarak insanın hafızasında taşıdığı bir arketipe dönüşüyor. Ve belki de bu yüzden, yüzyıllar boyunca farklı coğrafyalarda insanlar bahçeler inşa etmeye devam ediyor: Çünkü içten içe, o ilk bahçeyi hatırlıyoruz. Pers bahçelerine baktığınızda sadece ağaçları, su kanallarını, köşkleri görmezsiniz; aynı zamanda bir denge arayışını, bir huzur isteğini ve belki de kaybedilmiş bir bütünlüğün izini görürsünüz.
Ama bu bahçeler sadece sembolik değil, son derece bilinçli biçimde kurgulanmış mimari yapılardır. En temel düzenleme olan çahar bağ (dört bölümlü plan), ortadan geçen su kanallarıyla bahçeyi eşit parçalara ayırır; bu hem estetik bir düzenin hem de kozmik bir tasavvurun mekâna yansıtılmasıdır. Su burada yalnızca bir süs unsuru değil, hayatın kaynağı ve hareketin taşıyıcısıdır.
Bugünün çetin politik atmosferinde bu kitabı okurken İran ve kadim medeniyeti üzerine düşünmek de kaçınılmaz oluyor. Pers bahçeleri, bu toprakların çok eski bir bilgeliğe sahip olduğunu hatırlatıyor bize; mekân kurma, denge kurma, anlam üretme ve her şart altında süregelmenin bilgisine.
Okurun keyif alması dileğiyle…