Aklı modernliğin ayrıcalığı saymak, yakın tarihin en büyük yanılgılarından biridir. John Walbridge, İslam’da Tanrı ve Mantık kitabında bu yanılgının izini sürerek aklın İslam düşüncesindeki merkezî yerini yeniden görünür kılıyor. Akıl, İslam düşüncesinin dışına itilmiş bir yabancı değildir; onun diğer unsurlarıyla birlikte ele alınmış, kurucu bir unsurdur.
Walbridge, İslam medeniyetini Batı’nın inanışında olduğu gibi mistik ya da dogmatik bir inanç sistemi olarak değil rasyonel sorgulama ve düşünsel disiplinin araçsallaştırıldığı tarihsel bir zemin olarak yorumlar. Fârâbî, İbn Sînâ, Gazzâlî gibi düşünürlerin metinlerinde aklın bilgi üretme aracı olmanın ötesinde varoluşu anlamlandırmanın bir yöntemi olduğunu gösterir. Bu yaklaşım, din ile felsefe arasındaki yapay karşıtlığa karşı çıkar çünkü İslam düşüncesi, kutsal olanın yanında insani olanın bilgisiyle de ilgilenir.
Eser üç eksende ilerler: Akıl geleneğinin doğuşu, mantığın eğitici ve ahlaki yönü, ve modern çağda bu geleneğin nasıl zayıfladığı. Walbridge, skolastik dönemin mantık ve dil çalışmalarının sadece teknik tartışmalar olmadığını, bilginin ahlaki temellerini de belirlediğini vurgular. Ona göre İslam dünyasının düşünsel durgunluğu, modernitenin değil kendi köklü geleneğini unutmanın sonucudur.
Walbridge’in en dikkat çekici katkılarından biri, İslam düşüncesinin “akıl-iman” dikotomisi üzerinden okunmasına yöneltilen eleştirisidir. Ona göre bu ayrım, modern epistemolojinin kendi tarihsel körlüğünün ürünüdür. Bunun sebebi İslam geleneğinde bilginin salt zihinsel bir etkinlik olmak yerine insanın varlık düzenindeki yerini fark etme biçimi olmasıdır. Mantık hem doğru düşünmenin hem doğru yaşamanın aracıdır. Bu nedenle “aklın teolojisi” kavramı, felsefi bir yönelimi ve ahlaki bir sorumluluk bilincini içerir. Walbridge, İslam düşüncesinin yeniden keşfi çağrısını yaparken modern dünyanın parçalanmış bilme biçimlerine karşı bütüncül bir bilgi anlayışını hatırlatır. Aklı imanın karşısına değil kalbine yerleştirir, insanın hem Tanrı’yı hem de kendisini anlamasının yolunun aynı düşünme çabasından geçtiğini vurgular.
Yazarın üslubu akademik bir ton taşısa da felsefi içeriği canlı tutan bir berraklığa sahiptir. Kavramlar kuru bir terminolojiye dönüşmez, her biri aklın düşünmedeki işlevine ve anlam arayışına dair bir çağrıya dönüşür. İslam düşüncesinin bütün bu boyutlarıyla yeniden hatırlanması ve irdelenmesi gerektiğini söylerken nostaljik bir “altın çağ” romantizmine kapılmaz. Aksine, geçmişi bugünün sorularına konuşabilecek bir şekilde okur.
Internet Explorer tarayıcısının 9.0 ve daha eski sürümlerini desteklememekteyiz. Web sitemizi doğru görüntüleyebilmek için tarayıcınızı güncelleyebilirsiniz, güncelleyemiyorsanız başka bir tarayıcıyı ücretsiz yükleyebilirsiniz.